karıştıran deneyim

dünya dün olduğundan daha kötü bir yer değil. herkes yalan söyler. küçük avantajların peşinden koşarken büyük başarılardan olabilirsiniz. gün sonunda yapmadıklarınla değil yaptıklarınla yargılanırsın. kanıt yoksa suç da yoktur. kalıcı reklam başarısı diye bir şey yoktur. bilge her şeyi bilmez, sadece ahmaklar herşeyi bilir. avatar bir anime değildir. yaratıcılık, bildiğiniz iki şeyi bilmediğiniz bir şekilde birbirine bağlamaktır. büyük güç büyük sorumluluk getirir. yolu bilmek ve yolda ilerlemek farklıdır. deneme; yap. bu yaptığın çok soylu bir hareket, en sevdiğim türden; dramatik ve boşuna…

ben bunlardan bir bok anlamadım diyorsanız… olala ben yazdım, ben de anlamadım.

kafa karışıklığı işte… hepimiz her gün kafa karştırıyoruz .

ben, kafamı karıştıranlardan hoşlanmıyorum (pazarlamacı olmayan üstüne alınmasın). kendim yaptığımda kendimden de hoşlanmıyorum. bu nedenle tek seferde tek mesaj vermeliyim ve ne kendimin ne de müşterimin kafasını karıştırmalıyım. ve bunu her gün ama her gün kendi kendime tekrarlamalıyım.

olala.

bu laflar aynı zamanda kimlere acaba?

*  sözler için

* 16 kasım 2008

 

Advertisements

pazarlama “her şeydir”

bu başlığı daha önceden başka bir yerlerde de kullanmış olabilirim, hatırlamıyorum. ama neyse konumuz bu değil zaten.

pazarlama ile ilgili en büyük yanlış, pazarlamanın sadece tek bir kişinin ya da birimin sorumluluğunda olduğunu düşünmek.

kim demişti hatırlamıyorum ama pazarlama gerçekten pazarlamacılara bırakılmayacak kadar önemli.

insanların pazarlamanın nerede başlayıp nerede bittiğini hala anlamıyor olması üzücü. oysa cevap çok basit; “ürünün fikir aşamasından satış sonrası müşteri deneyimine kadar” uzanan bir alanda pazarlamanın olması gerekiyor – kısaca her şeyde.

çoğu firmada ürün yönetimi ürünü çıkarır, pazarlama birimi ise süsler, satış departmanı satar, operasyon arka tarafla ilgilenir, müşteri destek ise sorunlarla…

ve inanın bana bir ürünle ilgilenen her birim çoğu kez birbirinden kopuk çalışır. bu yüzden bir kampanya çıktığında müşteri destek hattını aradığınız zaman karşınıza kampanyayı bilmeyen insanlar çıkar ya da satış ürünün tüm özelliklerini bilmez bile. ve en kötüsü de pazarlama departmanı süslere o kadar dalmıştır ki ürünün tam olarak farkında değildir.

fakat müşterinin ihtiyaçlarını sorunsuzca karşılamaktan ya da eşsiz bir deneyim sunmaktan bahsediyorsak – ki bir şirket olarak zaten bunu sağlamakla sorumluyuz (bilmeyenler varsa diye hatırlatma gereği hissediyorum)- pazarlama tüm birimlerin içinde yer almalı ve ortak bir çizgide, ortak bir mesajda tüm işlerin ilerlemesini sağlamalı.

“ürün deneyimi” tasarlıyorsak, bu araba satmak da olabilir ya da soda satmak da ya da yazılım da, hiç fark etmez; baştan aşağı tüm süreçleri pazarlama gözünden şekillendirmeliyiz.

pazarlamayı yanlış anlıyoruz, yanlış yönetiyoruz ve kendi ellerimizle ürünümüzü ve dolayısıyla şirketleri öldürüyoruz.

bana sorarsanız şirketler zorunlu eğitimlerine bir de pazarlamayı eklemeli ve her departman pazarlama eğitimi almalı.

bazen böyle – kendimce iddialı – yazılar yazdıktan sonra düşünüyorum, “kime ne anlatıyorum” diye. bilirsiniz, senelerdir iş hayatındayım ve tamam, kitaplardaki gibi bir iş hayatı da beklemiyordum ama bırakın KPI nedir bilmeyen pazarlamacıları, excel kullanamayan ve bunu bir marifet gibi anlatanlarla karşılaşınca insan bir miktar hayal kırıklığı da yaşamıyor değil.

ama yine de bu durum değişeceğine inanıyorum; “ummuyorum” – “inanıyorum”. arz – talep dengelerinin çürüdüğü bir ortamda hayatta kalmak için – adına pazarlama ya da başka bir şey diyebilirsiniz, hiç fark etmez- bir şekilde “daha iyi” olmak zorundasınız.

ve ek bir not; her nerede çalışıyorsanız çalışın günün sonunda bir emek ortaya koyuyorsunuz ve zamanın satın alınamayacak tek şey olduğunu düşünürseniz emeğinizin boşa gitmediğinden emin olun.

beklenti

bir kaç gün önce elime eski günlüklerim & yazılarım geçti – daha doğrusu başka bir iş için gerekiyorlardı, arayıp buldum.

çok çok uzun yıllardır yazı yazıyorum. ve yazdıklarıma bakarken unuttuğum ne kadar çok şey olduğunu gördüm. buna sebep yaşlanmak demeyelim de kafanın başka şeylere yer açması diyelim (tamam tamam bayağı bir yaş da aldım).

yazılara bakarken çalışmaya başladıktan sonraki günlüklerimle öğrencilik günlerim arasında devasa bir fark gördüm; PAZARLAMA

“sevgili günlük” tadında bir girişle başlayan bir yazı okuduğunuzu düşünün…

önceleri her şey kişisel gündelik yaşama yönelik, onu gördüm, buraya gittim, şöyle hissettim, böyle üzüldüm.

buraya kadar normal. ÇÜNKÜ insanlar günlüklerinde böyle şeyler yazar.

yazıyı okumaya devam ettiğinizi düşünün.

sonrasında ne beklersiniz?

yeni bir aşk, hayal kırıklığı, mutluluk, dedikodu filan değil mi?

hayır.

SONRASINDA “ya bir de geçen gün x kitabı okudum” ya da “aklıma takılan şu sözü unutamıyorum” diye başlayan ve ansızın pazarlamaya boğulan bir yazıyla karşılaşıyorsunuz.

çok güldüm kendime.

gerçekten pazarlamaya aşık olduğum bir dönem vardı. dünyayı değiştireceğime inanıyordum.

bence hayal kurmamda sorun yoktu, hayaller güzel. ama beklenti içine girmesem iyi olurdu. sonraki yıllarda yaşayacağım çılgın deneyimlere daha hazırlıklı olurdum.

çünkü birilerinin zamanında dediği gibi “beklentiler sadece üzer” ve bir ekleme de benden “+ yıpratır”.

le brief

senelerdir ajanslara, çalıştığım partilere brief verip duruyorum.

şöyle düşünün elinizde çeşitli yemek malzemeleri var. günün sonunda yemeğin ağzınızda nasıl bir tat bırakmasını istediğinizi biliyorsunuz ama bunu hangi yemek sağlayacak, hiç bir fikriniz yok. işte brief vermek o tadı tariflemekten farksız.

eğer spesifik olarak ne yemek istediğiniz biliyorsanız, örneğin “şehriyeli bulgur pilavı” gibi, bu brief vermek değil; bana güvenin.

internette onlarca brief formatı bulabilirsiniz. ben de ofiste bir benzerini kullanıyorum. detay gerektiren bazı işler için faydalı oluyor, bu bir gerçek.

ama iyi brief vermek istiyorsanız ve revize savaşlarından yıkılmış çıkmak istemiyorsanız dikkat etmeniz gerekenler var.

KONUŞUN!

evet, konuşun. yüzyüze ya da telefonla, hiç fark etmez. ne istediğinizi bir de sesli anlatın. bir tane e-mail atıp ortadan kaybolmayın.

hızlı iş yapacağız diye kendinizi kaybedip iki üç satırlık açıklamaların arkasına sığınmayın. konuşmak için harcayacağınız ekstradan bir saat sizi günler sürebilecek revize savaşlarından kurtarabilir.

ÖRNEKLEYİN!

size başka işleri çalın demiyorum – hatta vurguluyorum “çalmayın” ; fakat kafanızda beğendiğiniz örnekler varsa – neleri beğendiğinizi söylemek kaydıyla – paylaşın. bazılarınız iki örnek gönderip ajansın neyi neden beğendiğinizi çözmesini bekliyor, beklemeyin.

AÇIK OLUN!

bazı projeler yapısı gereği belirsizliklerle dolu olabiliyor. ya da nasıl bir yöntem izlemeniz gerektiğini bilmiyor, işin içinden çıkamıyor olabilirsiniz.

ajansın karşısına geçip ukala tavırlarla ahkam kesmek yerine projedeki eksik noktaları, kafanızdaki soru işaretlerini paylaşın. bu konuları nasıl çözebileceğinizi bilmiyorsanız ajanstan destek isteyin.

son olarak…

nedense canım ülkemde herkesin her şeyi bilmek gibi bir özelliği var. bazı insanlar – örneğin ajans – sizden daha iyi daha yaratıcı çözümlerle gelebilir, bu KÖTÜ BİR ŞEY DEĞİL. bunu kabullenin.